logotype
  • Türkiye
  • Diger Konular
  • Osmanlı
  • Edebiyat
  • Dünya
AddThis Social Bookmark Button

HACI BAYRAM'da "DUA BAYRAMI"

Kullanıcı Değerlemesi:  / 0
Kötüİyi 

Ruhum, kuzey rüzgârlarına açık kalyon yelkenleri misali deli / çılgın ve mecnun bir avurayla dalgalanmaya başlamıştı. Zira bu akşam, köyümden bana ulaşan, belki de siyah ötesi bir katran zifiriliğinde karalı bir haber olacaktı. Telefon geç bir saatte çalmıştı; bu vakitte çalan telefon sesi, beni oldum olası korkutmuştu. Yine korkuyordum ve hatta korktuğum başıma gelecek gibiydi. Karşı taraftaki ses hüzünlüydü ama kimdi, kadın ya da erkek miydi bilemedim;  selâmdan sonra kulağıma bir cam kırığı gibi  sapladığı; "Anan…" sözcüğünün peşinden sustu, bir süre yokmuş gibi durdu; verilen bu aralık, belki üç ya da beş saniye kadardı  ancak bana bir yıl kadar uzun gelmişti. Ölüm gerçeğini tarif sırasında mevtanın yakını/ yakınları üzülmesinler diye söylenen o alelusul, kaçamak, bununla birlikte muhatabını aslı kadar yalın bir sivrilikle yaralayıcı sözleri de zoraki olarak ekledi: "Yani, biraz rahatsız da…" dedi.  Anlaşılmıştı, o yoktu artık; dünyaya gelmeden önce "minnacık beni" en kuytu köşesinde ve inanılmaz bir  bolluk bereket cömertliği  içerisinde misafir eden kutsal  varlık  bu dünyadan göçmüştü.  Doğal olarak, bu haberle birlikte ben de olduğum yere  yıkılmıştım.

 Devam eden günlerde, içimdeki eşsiz lahuti mimarideki yıkım devam etti. Ne demişti Tarkolon? "Ruh ancak acı çekerek saflığa erişebilir." Ya da buna benzer bir veciz şahika… Naif ruhum biber gibiydi; acı ve yakıcı… Aldığım haberle beraber acı çeken ruhumdu belki ancak yıkım ağrılarını bedenimde duyuyordum. Anne babaların " Allah kimseye evlat acısı vermesin." niyazını yaşanan gerçekliğin arka penceresinden bakarak yinelemek neden kimsenin aklına gelmemişti ki bu zamana kadar? Mutlaka gelmişti fakat onlar, durumu tespit eden ifadeyi söyleyecek zamanı bulamamışlardı yani zavallı, acı gerçeği yaşayanlar... Bu da bize kısmetmiş; yani " Allah kimseye anne baba acısı çektirmesin." demek…

Bir dostum, -ki o, göklerin de dostuydu kanımca- baş sağlığı ziyareti için fakirhaneyi şereflendirmişti. Hoş beşten sonra uzun uzun baktı ela gözlerimin “tirfilli” derinliğine... Ardından, biçimli ağzı iki kelebek kanadı misali açıldı: "Yüce Mevla'ya sığın evlat." tavsiyesinde bulundu. " Bildiğim duaları ediyorum hocam." diye karşılık verdim ona.  "Bilmediklerine de et." dedi.

 İnsan bilmedikleriyle nasıl dua eder? Böyle yapmanın bir yolu var mı? Tabii ki varmış:  Kur'andan süzülmüş lahuti dua ayetleri… Yüce peygamberin dilinden, bir petek balı misali  süzülmüş hadis dualar…  Allah dostlarının dara düştüklerinde; "Ya Hay!" deyip dillerinden damlattığı niyazın inciden numuneleri… Meğer ne çok bilmediklerim varmış!

***

 Ankara'ya geleli bir yıl kadar olmuş ya da olmamıştı. "Ha geldim, ha gittim…" hay huyu içerisinde, memleketin "nevi şahsına münhasır özgür adacıkları"nı tanıma fırsatım olmamıştı. Söz konusu fırsatı yakalamak için beni rahminde misafir eden kadının, göklerin masivasına göçü vesile olmuş ve ben, bugünlerin birinde bilmediklerimi içeren bir dua kitabı almak için Hacı Bayram'ın yolunu tutmuştum. Yanımda hanım… Hanımı; "Gitmişken onu da, evin kasvetli havasından çıkarayım da zavallının aynı açılsın." diye düşünerek almıştım yanıma.

Sağ kolunu cam kenarına dayayıp içeri sarkıtan ve üçerden altı parmağıyla dokunduğu direksiyon simidini, bir küçük galaksi çarkı gibi döndüren ve bıyığının terlemesinin üzerinden daha bir veya iki yıl  geçmiş olan "şoför kardeş" eski Gima'nın önünde durdurdu  Maviş'ini. "Son durak…" dedi.  Yolcular, "Babam sağ olsun!" çıkartma etiketinin altından geçerek birer birer "döküldüler" aşağıya. En son ben indim; inmeden önce "Hacı Bayram…" demeye yeltendim. Kardeş, sağ elinin iki parmağı arasına sıkıştırdığı "yoksul emziği" ile minibüsün ön camını işaret etti: "Caddeyi devam et." derken…  

 Ben önde, hanım arkada caddeyi devam ettik. İki yandaki iş hanlarının hemen hemen tamamında birer  "Hac ve Umre Organizasyonu" tabelası karşıladı bizi. Bir de uzaktan uzağa hissedilen "hacı yağı"nın  ağır rayihası… Bu hava içerisinde yolun sağındaki kaldırımdan devam ediyorduk;  meraklı bakışlarımızın altında  Gima'nın eskiyeni vitrinleri, onun yanında bir ekmekçi dükkânı, ekmekçi ile hırdavatçı arasına sıkışmış bir gazete bayii, bir kitapçı, bir kartvizit ve nişan- düğün davetiyesi basımıyla " icra-ı zenaat…" eyleyen tipo matbaa, bir ara sokak  ağzı…  Bu birkaç adımlık aralıktan sonra sırada, bir taş bina ardı. Galiba Hacı Bayram buradan itibaren başlıyordu.  Zira, taş binanın eski  tip "asri pencere"lerinin önünü, birer küçük vitrin gibi kullanan mağaza "sahabısı" buralara, eline ne geçerse doldurmuştu sanki. Neler yoktu ki bu minyatür vitrinlerde! Çeşitli boy ve renklerde tespihler, keçi derisinden imal edilmiş mestler, üzerlerine Arapça harfler damgalanmış boncuklardan oluşan bileklikler, kutu kutu esanslar, gül yağı şişeleri, sürmedanlıklar, kokudanlıklar, iç yüzeyine ayetler işlenmiş taslar, zemzem takımları, cevşen muskaları, minyatür Kur'anlar, Mekke ve Medine resimleri, havlı seccadeler, hurma ambalajları, filmmatikler, kutsal mekânların süslü resimleriyle bezeli anahtarlık ve madalyonlar, Lafz-ı İlahi yazılı gümüş imitasyonu kolyeler… Ve daha neler neler; yaz yaz bitmez, sürer gider.